ÖYKÜLERDEN SEÇMELER

  • BALTAYI BİLEMEK
  • YAZARAK DÜŞÜNMEK
  • MARANGOZ
Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş. Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, ağaç kesmeye başlıyormuş, bir ağaç devrilirken hemen diğerine geçiyormuş. Gün boyu ne dinleniyor ne öğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş. Akşamları da arkadaşından bir kaç saat sonra ağaç kesmeyi bırakıyormuş. İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında eve dönüyormuş. Bir hafta boyunca bu tempoda çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başlamışlar. Sonuç: İkinci adam çok daha fazla ağaç kesmiş. Birinci adam öfkelenmiş: “Bu nasıl olabilir? Ben daha çok çalıştım. Senden daha erken işe başladım, senden daha geç bitirdim. Ama sen daha fazla ağaç kestin. Bu işin sırrı ne?”. İkinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş: “Ortada bir sır yok. Sen durmaksızın çalışırken ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilir.” Kendimizi geliştirmek, baltamızı bilemektir. Kendimize zaman ayırıp, yaşamımızı objektif bir bakışla gözden geçirmektir. Zayıf bulduğumuz alanlarımızı geliştirmek için çaba göstermektir. Bu zihnimizin, ruhumuzun karakterimizin güçlenmesi için olmazsa olmaz bir koşuldur. Delfi’deki ünlü tapınakta Sokrates’in şu sözü yer alır: “İnsan Kendini Tanı” Kendini tanımak, şu anda olduğumuz noktayla olmak istediğimiz nokta arasındaki yoldur. Kendini tanımak, kendimizi nasıl gördüğümüz ile başkalarının bizi nasıl gördüğü arasında açı olmaması anlamına gelir. Bireysel ve iş yaşamımızda başarılı, mutlu ve doyumlu olmak istiyorsak, baltamızı bilemek için kendimize zaman ayırmalıyız.  
 Galen Litefield şöyle anlatıyor; 1942 yılında Japonlar Pearl Harbour baskınından sonra Şanghay’ı  işgal ettiğinde ben Çin’deydim. Asya yaşam sigortası şirketinin Şanghay şubesi müdürüydüm. Japonlar bir amiral göndererek şirketi kapatmamı istediler. Kapatma işlemleri gelen amiralin gözetiminde sürdürülecekti. Amiral ona yardımcı olmamı, kendisiyle işbirliği yapmamı, yoksa öldüreceklerini söylediler. Bende onun dediklerini aynen yaptım. Çünkü başka seçeneğim yoktu. Ancak kasadaki 750 bin dolarlık bir sigorta poliçesini amirale verdiğim listeye yazmamıştım.

Poliçe Hong Hong şubesindeydi. Japonlar durumu anlarlarsa çok kızarlardı. Sonunda korktuğum başıma geldi. Poliçeyi buldular. Poliçeyi bulduklarında ben büroda değildim. Muhasebecim beni arayarak amiralin küplere bindiğini ve beni hainlikle itham ettiğini söyledi. Japon ordusuna karşı gelmiştim.

Bu sözlerin anlamı açıktı ya Bridgehouse hapishanesi, burası Japon gestaposunun işkence merkezi idi. Oraya girmektense kendini öldürmeyi yeğleyen arkadaşlarımı biliyordum. Bazı arkadaşlarımsa işkenceli sorgulamaya ancak 10 gün dayanabilmişlerdi ve ölmüşlerdi. İşte sıra bana gelmişti. Ne yapmalıydım? Olayı pazar günü  öğleden sonra öğrenmiştim. Korkudan elim ayağıma dolaşmalıydı. Ne var ki, böyle güç durumların çözümünde kullandığım yöntem yine yardımıma koştu.

Yıllardan beri ne zaman bir sorunla karşılaşsam daktilomu önüme alıp şu iki soruyu yazarım.

1-Üzüntümün kaynağı nedir?

2-Bu üzüntümü önlemek için neler yapabilirim?

Bir zamanlar bu tür sorunları yazmadan düşünürdüm. Sonradan vazgeçtim. Çünkü sorunları bir kağıda yazmanın düşüncelerimi daha da berraklaştırdığını görmüştüm. O pazar da öyle yaptım. Doğruca odama gidip yazdım.

1-Üzüntümün kaynağı nedir?

Bridgehouse hapishanesine atılmaktan korkuyordum.

2-Bu üzüntümü önlemek için neler yapabilirim?

a-Japon amirale durumu açıklarım. Ama İngilizce bilmiyorum. Çevirmen aracılığıyla açıklamaya kalkışırsam öfkelenir bu da benim sonum demektir.

b-Kaçmaya çalışırım. Buda olanaksız, gözlüyorlar. Yakalanırsam hemen kurşuna dizerler.

c-Burada kalıp büroya hiç uğramaya bilirim ki, amiral  kuşkulanır tek söz söylemeden içeri atar.

d-Pazartesi sabahı her zaman ki gibi büroya gidebilirim. Amiralin dikkatini çekmeden olanları unuttururum. Aklına gelse bile öfkesi geçmiş olabilir. Çağırıp sorguya çekerse olayları olduğu gibi anlatırım.

Sonunda dördüncü yöntemi uygulamaya karar verdim ve uyguladım. Amiral pazartesi günü bürodan içeri girdiğimde karşı masaya oturmuş, sigara içiyordu. Her zaman ki gibi bön bön baktı, ancak bir şey söylemedi. Altı hafta sonra Tokyo’ya döndü ve olay böylece kapandı.

Yukarıda da belirttiğim gibi  hala yaşıyorsam bunu pazar günü daktilomun başına geçip tüm soru ve yanıtları yazmaya borçluyum.

KAYNAK: Dale Carnige, Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak, 1992, s.56-58

Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. İşverene müteahhide, çalıştığı konut yapım işinden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile daha özgür bir yaşam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacında idi. Ne var ki, müteahhit iyi işçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz kabul etti ve işe girişti, ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı. Baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine bu şekilde son vermek ne talihsizlikti!…

İşini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı. “ Bu ev senin “ dedi, “ Sana benden hediye ”.

Marangoz şoka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle mi yapar mıydı !?

Bizim için de böyledir. Gün be gün kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zaman da, yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da, şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız.  Eğer tekrar yapabilsek çok farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz. Marangoz sizsiniz. Her gün çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikeriz. “ Hayat bir kendin yap tasarımıdır.” Demiştir biri. Öyle ise onu akıllıca kurun. Unutmayın:

Paraya ihtiyacınız yokmuş gibi çalışın,

Hiç incinmemiş gibi sevin,

Kimse izlemiyormuş gibi dans edin.

ŞİİRLERİ